Lolita'nın İntikamı - Büyülenmiştim Çünkü


Lolita'nın İntikamı - Büyülenmiştim Çünkü

Ah, onun adını bir çırpıda öğrenemedim. Büyülenmiştim çünkü. Zaten hiçbirimiz etraftaki insanları tanımıyorduk. Lily, yakışıklı ve zengin erkeklerin peşinde olduğundan, sipariş ettiği en pahalı içkisini ödetecek enayi bir “beyefendi” bulmanın derdindeydi.

“Henüz yirmi yaşındayız, Lil” diyordum ona sürekli. “Kırkında bile olmadığına göre tüm bu çaba ne için?”

“Sen kendi işine bak” derdi hep. Bunun bir sus uyarısı olduğunu bilirdim. Ben de susardım tabii. O benim çocukluk arkadaşımdı; hiçbir zaman “Bence bu kız ilerde benim sevgilim olabilir ya!” mantığıyla bakmamıştım. Saf bir güzelliği olmasına rağmen. Bembeyaz bir ten. Kızıl saçlar. Deniz mavisi gözler. Ne bileyim. Arkadaşım işte. Yine de hiçbir zaman sapıklık peşinde olmadı. Sadece erkeklerle eğleniyordu, o kadar.

Gece ilerlemeye devam ederken bar yavaştan sakinleşiyordu. Şehir ışıklarına uzak bir bölgede, oldukça otantik bir İngiliz barıydı burası. Punch adı verilmişti, nedenini bilmiyordum. Küçük bir villadan bozma, duvarlarında Elvis Presley, Frank Sinatra gibi baba isimlerin posterlerinin sıralandığı; loş fakat bir o kadar da iyi aydınlatılmış bir mekandı.

Üçüncü viskimi yudumlarken, Ernest Hemingway’in buraya bayılabileceğini geçiriyordum aklımdan. Bir yandan da etrafı inceliyordum hala. Lily ile pencerenin yanındaki masada, karşılıklı oturuyorduk. Pencerenin yanından Marilyn Monroe bize göz kırpıyordu.

Lily klas görünmek adına sipariş ettiği Martini’sini yudumluyordu. O sırada ismini bilmediğim jazz bir parça son notalarını çaldı ve ortalık kısa bir sessizliğe büründü. Viskinin vermiş olduğu çakırkeyiflilik ve zevkle, hafif başımı çevirip bir kez daha etrafa baktım. Bar taburelerindeki yüksek sesle sohbet eden üç yaşlı İngiliz adam da gitmişti. Bu kadar mıydı yani? Yine umduğumu bulamayacak mıydım? Yine bütün güzel kızlar erken mi ayrılmıştı?

“İnanmıyorum!” diye bağırdı Lily birden. Çenesiyle barın ön kapısını işaret ediyordu. İnanın ki dönüp bakacak mecalim yoktu. “Jukebox’la uğraşan bir adam var şurada. Harika!”

Israrları üzerine dönüp baktım. Kapının hemen yanındaki jukebox’la siyah tişörtlü ve kot pantolonlu, esmer, genç bir adam boğuşuyordu resmen.

O anda pis bir koku duydum. Sonra sağımdaki camdan yansımama baktım. Tanrım, neredeyse pejmürde görünüyordum. Sakallarım uzamıştı, otuzumda gibiydim. Halbuki henüz gençtim. Bu kadar berbat görünecek ne vardı, ha?

“Bozukluğun var mı?” diye sordu Lily gözlerini adamdan ayırmadan. Ona cüzdanımı uzattım. Bunun anlamı, “Ne istiyorsan yap da bana bulaşma” cümlesine eşdeğerdi. Cüzdanı kapar kapmaz jukebox’a doğru yavaş fakat emin adımlarla ilerledi. Bunu yapmadan önce de derin bir nefes almıştı.

Uğraşacak bir şeyim kalmadığında, soluğu dışarıda almaya karar verdim. Sıcak bir temmuz gecesinde, saat 12’ye geliyordu. Lily’ye kısa bir bakış attım: İletişimi kurmuştu bile. Bunu olabildiğince çabuk yapmıştım çünkü insanlar bizi çoğu zaman sevgili sanıyordu.

Lily’nin seçimi üzerine, makineden Losing My Religion yükselmeye başladı. Bu şarkıyı ezbere biliyordum, bir zamanlar her gece yatmadan önce dinlerdim. Şimdi de benim gözümde dünya üzerine gönderilmiş mükemmel şarkı serilerinden biriydi. Fakat yine de her şey gibi, eskiden verdiği hazzı şimdi veremiyordu. Maalesef.

Küçük camlı kapıyı açtım. Yüzümü tatlı bir meltem yaladı ve sıcak bir temmuz gecesi nasıl kokabiliyorsa, öyle bir aroma geldi burnuma. Dışarıda da birkaç dağınık masa ve içeridekinden çok daha büyük bir bar bulunuyordu. Barda oturan arkası dönük iki adam, biralarını tokuşturup kahkahalara boğuldu.

Viskimi içerde unuttuğumu fark ettim ama geri dönüp alacak gücü bulamadım kendimde. Bu akşam da gereksiz bir şekilde uyuşuktum. Bir sigara yaktım. Üfledim.

Daha sonra onu gördüm...

Hafif sarhoşluğun vermiş olduğu baş dönmesiyle, kapının hemen yanındaki masada oturan esmer kızı dışarı çıktığımda fark edememiştim demek. Bacak bacak üstüne atmış ve eteği hafifçe sıyrılmış, sigarasından derin bir fırt alıp, neon ışıkla aydınlatılmış, adamların oturduğu barı izleyen bu mükemmel kızı...

Ah, onun adını bir çırpıda öğrenemedim. İstedim fakat o gizemli kızı oynamayı tercih etti.

Çünkü o bir profesyoneldi benim gözümde. Pamuk Prenses’in ya da Külkedisi’nin, uzmanlar tarafından geliştirilmiş bir kopyasıydı. Bir güzellik abidesiydi o. Belki de bir Yunan tanrıçası. Güzeller güzeli bir kraliçenin hayata sunduğu en mükemmel kız çocuğu: Bir prenses...

Nasıl diyordu usta Vlamidir Nabokov?

“Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta”

Hangi isim yakışırdı acaba ona? Simsiyah, kuzguni ipek saçlarına, fındık burnunu uzun uzun inceleyip, “Aşkım” diye sayıklarken, “Seni seviyorum” diye yazılan ve dile getirirken fazla anlam kazanan bu kutsal, bu harikulade cümlenin sonuna hangi isim getirilmeliydi de tutku tamamlansın? Harriet mı? Hayır, fazla çocuksu. Peki ya küçük ama dolgun dudaklarını öperken hangi harfleri sıralamalıyız da adet tam olarak yerini bulsun? Emily mi? Ve karanlıktan dolayı tam olarak seçemediğim o badem gözler... Ne demeliyiz sana, güzel kız? Ne diye çağırmalıyız da bedenindeki her bir “güzellik hücresinin” hakkını verip onlara minnet duymalıyız?

Bunları düşünürken sigaramın yarısına gelmiştim. Belki de artık Vlamidir Nabokov, nam-ı diğer, Lolita romanındaki küçük kızlara zaafı olan ve onları birer melekmiş (ya da su perisi diye adlandıran) gibi canlandıran Humbert Humbert kimliğine bürünmekten vazgeçmeliydim.

Daha sonra beni fark etti. Yanı başında durduğumu anlamıştı. Sigaramdan son yudumlarımı alırken, başını çevirip baktı ve içeriden süzülen loş ışıkta yüzünü net bir şekilde görebildim: Gerçekten bana bakıyordu isimsiz sevgilim. Ah, hadi ama, ne demeliyim sana? İsmin ne, prenses?

Sonra ona gülümsedim. Dişlerimi göstermemiştim. Aşk sarhoşluğundan bir kez daha başım döndü. Hayatımda daha önce ilk görüşte aşık olmamıştım. Ah evet, bu gece bazı ilklerin yaşanacağı kesindi. Yoksa bu da mı alkolün etkisiydi?

Gülümsememe karşılık verdi. Olanlara inanamıyordum. Serap mı görüyordum yoksa?

Zamanlamayı iyi seçmiştim o anda. Lily’nin şarkısı bitmişti. Sıradaki parçayı barmen seçiyordu.

Sonra hafifçe, bahçedeki hoparlörlerden duyulmaya başladı hayatımın şarkısı. Bu melodiyi Losing My Religion’dan daha iyi biliyordum. Tutku dolu bir aşk şarkısıydı. Bunu yapsa yapsa Lily yapardı, müzik zevklerimiz benzerdi. Gerçekten bu romantik parçada onun parmağı mı vardı? Beş dakikalığına dışarı çıktığım için beni izlemiş ve bir düzen mi hazırlamıştı?

Birden, ağzımdan çok yanlış bir cümle çıktı. “Benimle dans eder misin?”

Çünkü bunu artık birinin yapması gerekiyordu. Birbirimize aptal gibi sırıtmaktan başka bir şey yapmıyorduk.

Kız yüzünde garip bir ifadeyle ayağa kalktı. Garipten ziyade, endişeli ve sıkılgan. Al işte, rezil olmuştum. Muhtemelen sevgilisi vardı ya da evliydi. Bitti işte. Buraya kadardı, rezil oluyordum.
Dolores (sanırım Lolita kitabına bir gönderme yapmadan bu hikayeyi sonlandıramayacağım. Ona böyle seslenmeye karar veriyorum. Fakat o anda Humbert Humbert gibi hissettiğimden bunu yapmak zorundaydım) endişeli bir şekilde bardaki sohbeti koyulaştırmış adamlara baktı. Acaba sevgilisi onlardan biri miydi? Gözümün bozukluğundan adamların yaşını da seçemiyordum fakat çok yaşlı görünmüyorlardı.

Sonra bir kıyak yaptı Dolores’im. Yani Lolita’m. Gülümsedi ve elini uzattı. Boyu benden yaklaşık beş santim daha kısaydı. Bu onu daha tatlı yapıyordu. Midemde kelebekler uçuşmaya başlamıştı. Baş dönmem neredeyse gitmiş, cin gibiydim. Elimi tuttuğu o anda, her şey bitmişti benim için.

İçeri girdiğimizde, Journey grubunun dillere destan şarkısı Faithfully doluyordu kulaklarımıza. O anda her yer kararmıştı benim için. Karşımda pırıl pırıl parlayan Dolores vardı, ışık saçıyordu. Onun saçtığı ışıkla güzeldi dünya... Onun ışığıyla aydınlanıyordu bu genç adam, bu bar, bu dans pisti, alkol, aşk ve muhteşem kokusu...

Onun yüzündendi tutkuyla aldığım derin nefesler. Hayatımın anlamı olacaktı o benim. Hiçbir zaman bırakmayacaktım onu. Tıpkı şu an sarıldığım gibi beline, o da elini benim omzuma bu şekilde koyacak ve sonsuza dek böyle kalacaktık.

Bar tamamen boşalmıştı şimdi. Sadece karanlık bir köşede oturan yaşlı bir adamı bir şişe şarabı kafasına dikerken gördüm. Kendimizi ritme kaptırmıştık sevgilimle.

“Oh girl, you stand by me” diyordu Journey, tam da duruma uygun olarak. “I’m forever yours... Faithfully.”

“Kaç yaşındasın?” diye fısıldamayı başardım mükemmel şarkıyı mahvetmemeye çalışarak.

Verdiği cevap “On sekiz” oldu. Bu beni küçük çapta bir şoka uğratmaya yetti. Henüz küçüktü; hayata erken atıldığı belliydi. Hareketleri ve tavırları ergenlikten kopamamış bir kız gibi değil de, tam olarak bir hanımefendiydi.

Umursamazca dans etmeye devam ettik. Aslında gözlerimi kapatıp kokusunu içime çekmek istiyordum. Karşımdaki barmen kadehleri havluyla ovalıyordu. Sanki birazdan içinden bir cin çıkacak ve bana doğru süzülüp, “Dile benden ne dilersen!” diye soracaktı. O sırada Dolores beni izliyor olacaktı. Çevremizde kimse kalmayacaktı bizden başka. Birbirimize aşk dolu gözlerle bakarken, sürprizi yapan ben olacaktım. “Öncelikle, seni rahatsız ettiğim için özür dilerim” diyecektim, ki burada da sırf kızı güldürmek amaçlanacaktı. Kötü bir espri olsa da. Sonra:

“Sadece bu kızı istiyorum, cin. Hayatım boyunca yanımda olmasını istiyorum. Göğsümde uyumasını, çocuklarıma bakmasını ve bana sarılmasını istiyorum. Beraber yaşlanmak, beraber ölmek, mezarlarımızın bile yan yana olmasını istiyorum. Beni hiç bırakmasın. Birbirimizi hiç bırakmayalım. Mesela, sabahları...”

Hayalimden uyandığımda, Dolores başını omzuma yaslamış, o şekilde dans ediyorduk. Fakat o anda birden fazla şey oldu: Journey grubu şarkısını tamamladı. Henüz hayallerimi gerçekleştirmeyi başaramayan cin, buharlaşarak yok olup gitti, bir toz bulutu gibi ortalığa dağıldı. Çok değil, birkaç dakika önce Dolores’le birlikte içeri girdiğimiz kapı gürültüyle açıldı. Az önce dışarıdaki barda oturup sohbet eden adamların kahkahaları boş binada yankılandı. Müzik susmuştu. Bana iyice sarılan Dolores, ışık hızıyla bir yabancıya dönüşüverdi. Beni ittirdi sanki. Keşke küfretseydi ya da yüzüme tükürseydi. “Tanımadığın birini dansa kaldırmaya utanmıyor musun? Ben senin bildiğin kızlardan değilim, pislik!” diye karşı çıksaydı bana.

Bunların hiçbirini yapmadı. Yapmış olmasını dilerdim. Daha az acıtırdı, biliyorum. Dolores bir katildi. Lolita, ona deliler gibi aşık olan ve zayıf noktasının bir tek kendisi olduğu, Humbert Humbert isimli adamı ezip geçmişti. Hayallerimi, umutlarımı, tutkumu, aşkımı, kadehten fırlayan cinimi, tek bir hançer darbesiyle toprağa gömmüştü. Yarım kalan viskime sarılmayı o kadar istedim ki o an. Ama yoktu işte. O da yoktu. Barmen almış olmalıydı.

Geri kalanını hatırlamıyorum. Tek gördüğüm, sarhoş adamın tekinin kızı siyah elbisesinden çektiği, ateş saçan gözlerle ona baktığı ve “Sen ne yaptığını sanıyorsun? O kim?” diye hesap sorduğuydu. Ona sarılıyordu çıkışa doğru ilerlerken. Kız da yüksek sesle yalvarıyordu, en azından benim duyabileceğim kadar bir yükseklikte. Şımarık bir ses tonuyla. Masumiyetinden eser kalmamıştı.

“Kimse değil, dans etmek istedi. Sana deliler gibi aşık olduğumu biliyorsun. Haydi ama, n’olur barışalım artık yaa...”

Yani kısacası, her şey bir kıskançlık oyununun parçasıydı. Ben de bu oyunda bir piyondum. Kız beni kullanarak arasının bozuk olduğu sevgilisini kıskandırmıştı, hepsi bu. Bir bakışa aldanacak kadar sevgiye açtı demek ki kalbim.

Silkelendim ve Punch Bar’ı sonsuza dek terk etmek üzere kapıya yöneldim. Bir daha da buraya adımımı atacağımı sanmıyordum. Tarihi geçmiş umutlarım burada fosilleşecekti artık. Barmenin iyi geceler dileğini de duymazlıktan geldim.

Dışarı çıktığımda bir BMW patinaj yaparak hızla otoparktan ayrılıyordu. Muhtemelen onlardı. Umursamamaya çalıştım. Lily, arabama yaslanmış sigara içiyordu.

“Ne oldu senin zengin oğlan?” diye takıldım sesimin titrememesine özen göstererek. Ağzım kurumuştu. Şarkının onun numarası olup olmadığını soracaktım fakat hemen vazgeçtim. Öyle bir şey olsaydı zaten ben gelir gelmez sorardı.

“Biraz öptü, hesabımızı ödedi ve gitti” Bahsetmeseydi hesap tamamen aklımdan uçup gitmişti.

“Evliymiş de. Karısı bekliyormuş evde. Lanet olsun, çok mutsuzum!” diye noktaladı gecenin son cümlesini Lily. Bir daha da ağzını açmadı.

“Seni mutlu etmesi için bir erkeğe ihtiyacın yok, Lily” dedim kapıları açarken. “En yakın arkadaşın olarak seni ben de mutlu edebilirim. Mutluluk illa da bir adamın seni öpmesi değildir, anlık şeylere de mutluluk denir. Fotosentez yapan bir bitki de. Her gece hiç üşenmeden havada asılı duran ay. Yeni doğan bir bebek, evlerine yiyecek götüren karıncalar, annenin sana yaptığı pasta, doğum günü hediyelerin... Hatta sen farkına varıp bir kez bile olsun şükretmediğin nefes alışverişlerin bile seni mutlu edebilir.”

Vay canına, yaşıma göre oldukça olgun laflardı. Demek ki kız beni on dakikada değiştirivermişti. Olur olmadık her şeye umut bağlama. Peki, bir daha yapmayacağım. Kendi kendimin savaşçısı olup, bir dahaki sefere daha cesur olacağım.

Yine de, yıllar sonra bile bu satırları yazarken, arabayı çalıştırdığımda çalmaya başlayan şarkı kalbime zehirli bir ok gibi saplanmıştı. Şarkının ismi Dancin’ Away With My Heart’dı. Bu olaydan sonra su gibi geçip giden dört yıl içerisinde bir sürü ilişkim olmuştu. Ama bazen, akşam çöktüğünde ve ay hüzünlü yüzünü insanoğluna gösterdiğinde, o sıcak temmuz gecesi aklıma gelir ve ismini bilmediğim o kızın kokusu burnuma dolar. Sanırım onu hiçbir zaman bulamayacağım. Ancak her zaman, zihnimde hep bu şarkının sözleriyle yaşayacak...

“Seni asırlardır görmedim,

Kendimi bazen nerede olduğunu düşünürken buluyorum...

Benim için her zaman 18 yaşında kalacak

ve uzaklarda bir yerde, kalbimle dans ediyor olacaksın...”

Yazar: Batuhan Uslu

Kaynak: www.icerikfabrikasi.com


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Ohediyo

Sizin Tepkiniz Nedir?

Beğen Beğen
0
Beğen
Muhteşem Muhteşem
0
Muhteşem
Üzgün Üzgün
0
Üzgün
Hahaha Hahaha
0
Hahaha

Facebook Yorumlar