Mersin (İçel) Efsaneleri

Mersin (İçel) İline ait efsaneler: Şahmeran Efsanesi, Kızkalesi Efsanesi, Yedi Uyurlar Efsanesi (Eshab-I Kehf), Yusufçuk Kuşu Efsanesi, Adamdaş Efsanesi


-2
3 paylaşım, -2 points
Mersin (İçel) Efsaneleri

Şahmeran Efsanesi

Binlerce yıl önce yedi katlı yeraltında Tarsus’ta yaşayan yılanlar vardı. Meran adı verilen bu yılanlar, gerçekten akıllı ve şefkatli idi. Onlar barış içinde yaşarlardı. Meranların kraliçesine Şahmeran denirdi. O genç ve güzel bir kadındı.

Efsaneye göre, Sahmeranı gören ilk insan Cemşab oldu. O, geçimi için odun satan fakir bir ailenin oğluydu. Bir gün Cemşab ve arkadaşları bal dolu bir mağara keşfederler. Balı çıkarmak için Cemşab’ı aşağıya indiren arkadaşları, paylarına daha çok bal düşmesi için onu orada bırakıp kaçarlar. Cemşab mağarada bir delik görür ve buradan ışık sızdığını farkeder. Cebindeki bıçak ile deliği büyütünce, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girer. Bu bahçede eşi benzeri olmayan çiçekler ve bir havuz ile pek çok yılan görür. Havuzun başındaki tahtta süt beyaz vücutlu bir yılan oturmaktadır. Şahmeran’ın güvenini kazanan Cemşab uzun yıllar bu bahçede yaşar. Yıllar sonra, ailesini çok özlediğini söyleyip gitmek için yalvarır. Bunun üzerine Şahmeran da kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine dair söz vermesini ister. Şahmeran’a söz verip ailesine kavuşan Cemşab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmeran’ın yerini kimseye söylememiş.

Bir gün ülkenin padişahı hastalanmış. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmeran’ın etini yemek olduğunu söylemiş ve her yere haber salınmış. Cemşab kuyunun yerini gösterince Şahmeran bulunup dışarı çıkarılmış. Şahmeran Cemşab’a “Beni toprak çanakta kaynatıp suyumu Vezire içir, etimi de Padişaha yedir” demiş. Böylece Vezir ölmüş Padişah da iyileşip Cemşab’ı veziri yapmış. Efsaneye göre Şahmeran’ın öldürüldüğünü yılanlar o günden beri bilmemektedirler.

Tarsus’un, Şahmeran’ın öldürüldüğünü öğrenen yılanlar tarafından bir gün istila edileceği rivayet edilir.

Kızkalesi Efsanesi

Korikos’ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrıya yakarmaktadır. Sonunda dileği yerine gelir ve kız büyüdükçe güzelliği ve yardımseverliği ile herkesin sevgisini kazanır.

Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtır, kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı prensesin eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca, Kralım Kızınızı bir yılan sokacak, bu yazgıyı hiçbir şey bozamayacak, siz dahi engel olamayacaksınız deyip oradan ayrılır.

Kral, kıza birşey söylemez ama düşüncelere dalar. Sonunda kıyıya yakın üçük bir adacık üzerinde, ak taşlardan bir kale yaptırmaya karar vererek kaleyi yaptırır ve kızını buraya kapatır. Olan biteni bilmediğinden kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir. Günün birinde saraydan kaleye gönderilen bir üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan kızı sokar ve öldürür.

Yedi Uyurlar Efsanesi (Eshab-I Kehf)

Dünyanın birçok yerinde mekan bulan “Yedi Uyurlar” inanışının Anadolu’daki en önemli merkezi Tarsus’taki Eshâb-ı Kehf Mağarasıdır Zamanı kesin bilinmeyen olayın hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlarca anlatılması ve Kuran-ı Kerimde Eshâb-ı Kehf suresi adıyla yer alması bu yerin önemini belirlemektedir.

Olay bugün değişik şekillerde anlatılsa da özünde yıllarca inançlara gösterilen baskıya Tarsus eşrafından yedi gencin karşı koyması yatmaktadır! Bu anlatımlarda değişmeyen bir başka nokta ise, Encülüs Dağındaki bir mağaraya sığınan Meksemlina, Yemliha, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş isminde yedi genç ile köpekleri Kıtmır’in 309 yıl uyumalarıdır. Hikayenin belgelenmesi Yemliha’nın Tarsus’a gönderilmesiyle gerçeğin ortaya çıkması arasında gelişmektedir. İsimler Hıristiyan versiyonunda Maksimyanus, Malkus (Margus), Martininanus, Konstanitnos, Dionisyus, Yuhanis ve Süresiyu şeklinde değişmektedir.

Anadolu insanının inançları arasında önemli bir yer bulan Eshâb-ı Kehf Tarsus’un 12 km. kuzeyinde yer almaktadır. Encülüs Dağı eteklerinde doğal bir çöküntünün mağara şeklini aldığı yaklaşık 200 m2 lik kapalı bir alandan oluşmaktadır. Aşağıya bugünkü yürüyüş zemininden 15 basamaklı bir merdivenle inilmektedir.

Mağaranın hemen üzerinde bir cami yer almaktadır. Sultan Abdülaziz’in annesi Sultan’ın vekil tayin ettiği şehir müftüsü Ahmet Efendi tarafından M. 1872 tarihinde inşa edilmiştir. Camiye sonrada üç şerefeli bir minare daha eklenmiştir. Alan son yıllarda yapılan düzenlemelerle Tarsus’un önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir.

St. Paul’un Hıristiyanlık kurallarını yaydığı tarihlerden uzun bir süre sonra, Arap kaynaklarında Takyanus olarak geçen (Diocletianus?) Roma İmparatoru Tarsus’a gelmiş ve çok tanrılı dönemde tek tanrıya inandıkları için bu gençleri huzuruna çağırarak, onlara Roma dinine bağlı kalmalarını, aksi taktirde kendilerini öldürteceğini söylemiştir. Tek tanrıya inançlarından vazgeçmek istemeyen bu gençler, İmparator tarafından verilen bir kaç günlük zamandan yararlanarak Tarsus yakınlarındaki bu mağaraya sığınmışlar ve orada mucizevi bir şekilde 309 yıl süren bir uykuya yatmışlardır. İçlerinden ilk uyanan Yemliha, yiyecek almak için kente gittiğinde, elindeki paranın çok eski olduğu ve anlattıklarının akla uygun olmadığı anlaşılınca, şehir halkı onunla beraber mağaraya gider. Ancak mağarada yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey göremezler.

Bu sonuç İslami versiyonda ise şöyledir. Mağaraya gelenler, içerde altı kişinin namaz kıldığını görürler. Yemliha dışardakileri bırakıp mağaraya girer ve ondan sonra yedisi de görünmez olurlar.

A. Akagündüz, Y. Baş, R. Tekin, O. Kaşıkçı’nın hazırladıkları bir akademik çalışmaya göre: yazarlar, bu söylenceyi Kuran’ın Kehf suresinin 9-26 ayetlerinin açıklamasıyla ele almışlardır. Ayrıca 34’ü Türk-İslam, 2’si Batılı olmak üzere 36 kaynağın sonuçlarına göre yayınladıkları kitapta, bu söylencenin yeri, Tarsus’daki Eshab-ı Kehf olarak gösterilmektedir. T. A. Çağlar, bu konuya farklı bir bakış açısı ile yaklaşarak, olayın geçtiği söylenen yerdeki konik dağ yapısını bir dağ kültü, isimlerin ise “nuş ve yüş” şeklinde ekler almasının, İslami veya antik olmaktan çok Labarnaş veya Hattuşaş gibi Hitit, Luwi veya Que kökenli olabileceğini öne sürmektedir. Bu durumda yeri ve kime ait olduğu tartışmalı olan bu söylencenin dikkat edilmesi gereken farklı bir versiyon daha ortaya çıkmaktadır.

Yusufçuk Kuşu Efsanesi 1

Yusufçuk veYusufçuk Kuşu üzerine değişik yazarlarca hikayeler derlenmiş ve yazılmıştır. Bunlardan biri Ocak 1989’da İçel Kültürü Dergisinin 7. sayısında emekli sağlık memuru Doğan ATLAY’ca yazılan ve yayımlanan “Yusufçuk Kuşu” efsanesidir.

Doğan ATLAY bu anlatımında; “İlkbahar ve yaz günlerinin bazı gecelerinde dağlarımızda bir ses duyulur,” Hu! Lu lu lu lu! Gibi bir şey. Biraz garip, biraz hüzünlü, biraz korkulu…İşte o ses yusufçuk kuşunun sesi imiş. Öttüğü zaman ağladığı rivayet edilir.

Ben yusufçuk kuşunu görmedim,zaten herkes göremez,o geceleri gezintiye çıkıp geceleri öten bir kuş. Görenler bıldırcın büyüklüğünde, kurşuni renkli, ensesinde başından omuzlarına doğru bir tutum kumral saçı olduğunu cepheden görüldüğünde güzel bir genç kıza benzediğini söylediler.

Çok, çok eski zamanın birinde üvey ana elinde iki çocuk varmış.Yusuf’la ablası, Barcın yaylasında yaşarlarmış. Her gün koyunlarını otlatarak günlerini geçirirlermiş. Günlerden bir gün oyuna dalmışlar, vaktin nasıl geçtiğini bilmeden akşam oluvermiş. Koyunlar da varıp gitmişler bilinmeyene.Üvey analarından çok korkan çocuklar koyunları bulmadan eve dönememişler, başlamışlar gece karanlığında koyunları aramaya..Bu arada birbirlerini de yitirmişler. Hem koyunları hem Yusuf’u arayan ablacık durup dinlenmeden dere tepe koşmuş, her yere çıkışında ünlermiş: “Yusuf! Koyunları buldun mu?” Dağdan taştan ses gelir. Yusufçuktan gelmezmiş. Yusuf’tan bir ses koyunlardan bir iz bulmayan ablacık sabah olana kadar hem koşturmuş hem ünlemiş: “Yusuf koyunları buldun mu?”

Sabahleyin yaylanın bir semtinde,çayırlı bir düzlükte Yusuf’u ve koyunları bir arada bulmuş, bulmuş; ama hepsi de sessiz soğuk, katı birer taş olmuşlar. Zavallı abla da kederinden kuş oluvermiş. Kuş olmuş; ama Yusuf’u ve koyunları unutamamış, ünlemesi dinmemiş. O zamandan bu yana hem arar hem ünler: “Yusuf! Koyunları buldun mu?”

Yusufçuk Kuşu Efsanesi 2

Yusufçuk,Yusufçuk Kuşu üzerine çeşitli yazarlarca çeşitli hikayeler derlenmiş ve yazılmıştır. Bunlardan biri Temmuz 1989’da İçel Kültürü Dergisinin 8. sayısında Esma ŞİMŞEK tarafından derlenip, yazılan ve yayımlanan “Yusufçuk Kuşu” efsanesidir.

“Öksüz olarak büyüyen Yusuf ile kardeşinin babası bir süre sonra, tekrar evlenir. Bu çocukları istemeyen üvey anne sürekli olarak kocasını sıkıştırır.

“Kızın ile oğlanı bir yerlere gönderirsen gönderirsin. Yoksa, ben de sana hanımlık yapmam.” der.

Kocası:

“Ama hanım, Allah’tan kork, niçin böyle diyorsun? Ben koskocaman olmuş, kız ile oğlanı nereye götüreyim?”

Hanım:

“Vallahi, orasını sen bilirsin. Bunları yok etmezsen ben evden gideceğim.”

Ne yapacağını bilmeyen,çaresiz baba, çocuklarını alıp murt çırpmaya götürür. Orada ne kadar murt varsa, hepsinin dallarını keserek çocukların önüne yığar ve:

“Siz bunları çırpın, ben biraz sonra geleceğim.” diyerek ayrılır.

Adam ayrıldıktan sonra, çocuklar oyuna dalarlar ve oynaya oynaya murt çırptıkları yerden epeyce uzaklaşırlar. Akşam olunca, nerede olduklarını anlayamazlar ve murt çırptıkları çulu aramaya başlarlar. Fakat ne kadar aradılarsa da, çulu bir türlü bulamazlar, eli boş eve gelirler. Bunların, çulu getirmediğini gören üvey anne:

“Ne yaparsanız yapın çulu bulup, bana getirin, yoksa siz de gelmeyin.” diye evden kovar.

Çocuklar, tekrar dağa çıkarlar, o yana giderler, bu yana giderler, bir türlü çulu bulamazlar. Sonunda Allah’a yalvarırlar:

“Allah’ım, elimiz boş eve gidersek, analığımız, bizi öldürür. Sen bizi, ya taş et, ya da kuş.”derler.

Duânın neticesinde, her ikisi de birer yeşil başlı kuş olup uçar giderler. Günümüzde hâlâ yaşayan, bu yeşil ve büyük başlı kuşlara “Yusufçuk” adı verilmiş olup, birbirleri ile karşılaştıkları zaman:

“Yuuusuuf….”
“Guuuuuk….”
“Çulu, çulu, çulu buldun mu?”
“Yoook,yook,yook.”
Diye hâla o kaybettikleri çulu sorarlar.”

Bu Yusufçuk Kuşu Efsanesini aynı yazıda Esma ŞİMŞEK, 85 yaşında olan Hüsne Taşkaya’nın anlattığını, okuma-yazmasının olmadığı ve bu kadının Âşık Feymani’nin annesi olduğunu belirtmiştir.

Adamdaş Efsanesi

Anamur’da bahar mevsiminde Yörüklerin göçtüğü irili ufaklı bir çok yayla vardır. Çarıklar beldesi halkının göçtüğü, Halkalı yaylasını geçince geniş, bir alana, düzlüğe çıkılır. Buraya Kervan Alanı denmektedir. Akpınar yaylası ile Halkalı yaylasının orta kısımlarına düşer bu yer. Kervan alanının orta yerinden batıya doğru bir yol uzanır Bu yol sizi Türke ve Adamdaş yaylasına ulaştırır.

Adamdaş yaylası Malaklar, Evciler ve Sarıağaç köylülerinden bir kısmının yazın göç ettikleri yayladır. Nüfus pek fazla kalabalık değildir. Üç beş Yörük ailesi buraya geçici olarak konaklar, temmuz ayında buradan başka yaylalara geçerler.

Adamdaş’ın bu adı almasının hikayesini Adamdaş Yaylası Yörükleri’nden Durmuşali Yapılı(¨) bize şöyle anlattı: “Osmanlı Devletinin son zamanlarında Karaman ve Konya’da açılmış olan medreselerin bir kısmında okuyan Molla denilen talebeler(öğrenciler) bir kış gününde Anamur’a ulaşmak üzere yola koyulmuşlardır. Bu mollalar dini ve milli eğitim alan kişilerdir. Onların yola çıkmalarından sonra ince ince bir kar yağmaya başlar. Bu kar yağışı onlar ilerledikçe şiddetini artırarak devam eder.Adamdaş’a geldikleri zaman kar şiddetini iyice artırır ve borana çevirmeye başlar. Göz gözü görmez olur. Mollalar birbirlerini kaybetmemek için el ele tutuşurlar. Gidecek bir yön bulamazlar ve çaresizlik içinde alanın ortasında beklerler. Başlarında bulunan ve hocam diye hitap ettikleri kişiden imdat umarlar. Artık ölümle yüz yüze gelmişlerdir. Bir kurtuluş, bir çözüm yoktur ortada. Hocam dedikleri kişi ellerini açar dûa etmeye başlar. Talebelerine nasıl dua ettiğini açıklar: “Ya bizi daş(taş) et, ya bizi guş(kuş) et.” diye Allah’a dûa ettiğini söyler. Bunun üzerine mollalar da ellerine açarak dûaya başlarlar. Mollaların bir kısmı: “Bizi guş(kuş) et.” bir kısmı da “Bizi daş(taş) et.” diye dûa ederler. O anda olan olur. “Daş et.” diyenler taşlaşır. “Kuş et.” diyenler kuşlaşır. Şimdi Adamdaş’ın kayalığının güney tarafında düz bir alan üzerinde baş kısmı yuvarlak, başta fesi andıran, alt kısmı ise düz, insan vücudunu andıran yüze yakın taş bulunmaktadır. Bunların orada taşlaşan mollalara ait olduğu söylenmektedir. Yörenin Yörükleri böyle inanmaktadırlar. Yine aynı yaylada Çobanaldatan kuşu olarak bilinen “Hüüd..Hüüd.” diye öten kanatlarının altı beyaz, kuşun da o zaman kuşlaşan mollalardan ve onun yavrularından türeyen kuşlar olduğuna inanılmaktadır. Bu kuşların avlanmasını da uygun bulmamaktadırlar. İşte bu olaydan sonra Yörüklerin yaylasına, Adamdaş ismi verilmiştir.



Beğendin mi? Arkadaşlarınla ​​paylaş!

-2
3 paylaşım, -2 points
ohediyo

Sizin Tepkiniz Nedir?

Kızgın Kızgın
3
Kızgın
Üzgün Üzgün
1
Üzgün
İnanılmaz İnanılmaz
4
İnanılmaz
Hahaha Hahaha
3
Hahaha
Beğen Beğen
0
Beğen
Muhteşem Muhteşem
0
Muhteşem

Facebook Yorumlar