Sivas Efsaneleri

Sivas iline ait efsaneler: Ay ile Güneş Efsanesi, Aygır Gölü Efsanesi, Ayrık Otu Efsanesi, Baykuş Efsanesi, Bülbül Efsanesi, Dikili Taş Efsanesi, Dökmetaş Efsanesi, Gül İle Nevruz Efsanesi, Kanlı Çördüğü Efsanesi, Kaplumbağa Efsanesi, Kar ile Pırçalık Efsanesi, Leylek ile Ters Yel Efsanesi, Meletmez Efsanesi, Rüzgâr Efsanesi, Tavşan ile Yavruları Efsanesi, Tuz Efsanesi, Yeşil Ekin Efsanesi


1
4 paylaşım, 1 point
Sivas Efsaneleri

Ay ile Güneş Efsanesi

“Ay gökçek bir oğlan, güneş de güzel bir kızmış. Ay güneşe âşık olmuş. Onbeşlediği bir gün, ay bu aşkını güneşe açıklamış. Güneş de zaten aya aşıkmış ve bu aşkını bir türlü söyleyemiyormuş. Ayın sözlerinden cesaret alarak, o da onu sevdiğini söylemiş. Ayın her onbeşlemesinde ay ile güneş buluşuyor geleceklerine ait tatlı hayaller kuruyorlarmış. Hatta son buluşmalarında evlenmeye karar vermişler. Onların bu şekilde birbirlerini sevmelerini kıskanan bir cazı karısı araya girerek güneşe ay hakkında yanlış bilgiler vermiş ve onu aydan soğutmuş. Ay ise bütün olan bitenden habersiz güneşin etrafında dolanıp duru-yor, ancak onun kendisiyle konuşmamasına çok üzülüyormuş. Bir gün, güneş aya: – ‘Boşuna peşimde dolaşıp durma, seninle evlenmeyeceğim. Benden umudunu kes’ demiş. Bu sözlere anlam veremeyen ay: – ‘Kıyamete kadar senden ümidimi kesmeyeceğim, bir gün suçsuz olduğumu anlayacaksın.’ demiş. Ay ile güneşin konuşmaları böylece sona ermiş, ancak ay güneşi bir türlü unutamıyormuş. Her onbeşlemesinde, hasretle güneşe bakmak istiyor, ancak güneş onun gözüne parmaklarını uzatarak kendisini görmesini engelliyormuş. İnsanların güneşe bakamayışlarının sebebi de buymuş. Güzel bir kız olan güneş, kendisini göstermemek için, insanların da gözüne ışıktan parmaklarını uzatırmış. Meğerse güneşe bakıldığında insanın gözünü delen ışıklar onun ince parmaklarıymış.”

Aygır Gölü Efsanesi

“Koyuncu Köyü’nden bir kişi, Aygır Gölünün kenarına atını örkleyip (zincirini yere çakıp) kendisi tarlada çalışırken, gölden bir aygır çıkmış ve köylünün dalap olan atıyla çiftleşmiş. Bir sene sonra bu kısrak güzel bir tay doğurmuş. Köylü, aynı mevsimde yine bu kısrağı yanına alarak aynı gölün kıyısına gitmiş. Yine kendi işine dalmış. Kısrak ve yavrusu gölün kenarında otluyormuş. Bu sırada suyun içerisinden aynı aygır çıkmış. İlk önce kısrağı tuttuğu gibi göle çekmiş ve suyun içinde öldürmüş. Daha sonrada yavrusunu alarak gölün derin suları içerisinde kaybolmuş. Rivayete göre gölde öldürülen kısrağın puhağısı (bukağısı) ‘Kör Kazıklı’ denilen yerden yıllar sonra çıkmış ve o günden sonra bu göle ‘Aygır Gölü’ adı verilmiş.

Ayrık Otu Efsanesi

“Ayrık otu, otların arasına misafir olmuş ve: – “Gardaşlar bana bir köklük yer verin,” demiş. Otlar onun bu haline acıyarak onu aralarına al-mışlar. Ancak, ayrık günden güne etrafa kök salıyor, diğer otlara haksızlık edip duruyormuş. Bu duruma çok kızan otlar: – “Gardaş, hem sonradan geldin, hem de bizim yerimizi daraltıyorsun. N’ olacak senin halin ?” deyince, ayrık: – “Yeri dar gelen çeksin gitsin, demiş.”

Baykuş Efsanesi

“Hazret-i Süleyman, kuşların kemiklerinden Belkıs’a bir saray yaptırmaya karar verir. Bunun için bütün kuşlara haber gönderir. Bütün kuşlar gelir, ancak, koruğuşu (baykuş) gelmez. Hazret-i Süleyman ona bir daha haber gönderir. Nihayet Koruğuşu da gelir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer. Hazret-i Süleyman: – ‘Söyle bakalım dünyada kadın mı çok erkek mi çok ?’ – ‘Kadın çok.’ – ‘Niçin kadın çok ?’ – ‘Senin gibi karı sözüne gidenler de kadından sayıldığından dünyada kadın çok. Sen Allah’tan korkmaz mısın ki kuşların kemiğinden saray yapıyorsun? Bir kadının uğruna bunca kuşu telef edilir mi ?’ Hazret-i Süleyman utancından ağlamaya başlıyor. Büyük bir suç işlemek üzere olduğunu anlayarak secdeye kapanıyor. O haliyle günlerce ağlıyor. Onun gözünün yaşından “çimen” bitiyor. Zaten ilk çim (çimen) o zaman bitmiş. Nihayet kendine gelen Hazret-i Süleyman ilk iş olarak kendisini ikaz eden koruğuşunu (baykuşu) sesliyor. Yanlışını ikaz ettiği için ona teşekkür ediyor ve: – ‘Koca Kafa sana günde üç serçe pay veriyorum. Bu her gün senin ayağına gelecek’ diyor. O günden bu güne her gün baykuşa kısmet olarak üç serçe gelir, o, birini yer ikisini bırakırmış.”

Bülbül Efsanesi

Hz. İbrahim ateşe atılınca bülbül ateşi söndürmek için gagasıyla su taşımış. Onun bu halini gören diğer kuşlar: – Senin bir damla suyun bu kocaman ateşe ne yapabilir? Vazgeç bu işten, demişler. Bu sözlere içerlenen bülbül: – Benim elimden gelen bu, ateşi söndüremesem bile bu uğurda yanarım,” diyerek çalışmasını sürdürmüş. Bu olaydan sonra, bülbüle ödül olarak güzel ses verilmiş. Bu yüzden bülbül güzel ötermiş.

Dikili Taş Efsanesi

Sivas’a merkez ilçeye bağlı Çelebiler Köyü’nde şöyle bir efsane anlatılmaktadır: Bir zamanlar bu civarda yaşayan ve birbirini çok seven iki âşık varmış. Ancak oğlanın bütün uğraşılarına rağmen kız tarafı kabul etmeyip bu evliliğe karşı çıkmış. Oğlan, son çare olarak kızı kaçırmaya karar vermiş. Kız da kaçmaya razı olunca bir gün sabaha doğru alacak karanlıkta bir yolunu bulup birlikte kaçmışlar. Kız tarafı bu durumu öğrenince, kalabalık bir grup halinde oğlanın evini basmışlar. Daha sonra kaçanların arkasına düşüp aramaya başlamışlar. Sonunda Çelebiler Köyü sınırları içinde Dikili Taş adlı mevkide iki sevgiliyi yakalamışlar. Bütün ümitleri kaybolan bu iki sevgili son çare olarak, ellerini göğe kaldırıp, bütün kalpleriyle yalvarmışlar. – Allah’ım sen büyüksün. Sana yalvarıyoruz… Bizi bu insanların eline bırakma… Ya bizi bunların elinden kurtar, ya da şuracıkta taş eyle!… İşte o anda, herkesin gözü önünde her ikisi de taş oluyorlar; yan yana duran iki kaya oluyorlar. Günümüzde çocuğu durmayan kadınları buraya getiriyorlar, taşın etrafında döndürüyorlar.”

Dökmetaş Efsanesi

“Çok eski zamanlar da Karalar Köyü’nde bir çoban varmış. Gözü gibi koruduğu sürüsünü şu dağ senin bu yayla benim gezdirir dururmuş. Mevsimin çok kurak geçtiği bir yıl susuzluktan yanan sürüsüne bir sulak bulamayınca, çaresiz Sarıtepe’nin ardındaki Dökmetaş denilen yere gelmiş. Susuzluktan inleyen koyunların haline dayanamamış ve ellerini göğe kaldırarak: – “Allah’ım şu koyunlarıma şuralardan bir su çıkarırsan sana kara koçla ak koçu kurban keseceğim” demiş. Birden yerler titremeye başlamış. Bir su peydah olmuş ki billur gibi Sarı çiçekli yaylanın ortasında çağıl çağıl akmaya başlamış. Bu buz gibi sudan çoban ve sürüsü kana kana içmiş. İçmesine içmişler ama birden çobanın yüreği (cız !) etmiş. Sürünün en gözde iki koçuna bakıp bakıp: – “Aman ben ne yaptım da sizi adak adadım. Şimdi ben sizi nasıl kurban ediyim” (15) diyerek, dövünmeye başlamış. Koçlarına kıyamayan çobanın aklına ilginç bir fikir gelmiş. Hemen koyunundan bir kara birde ak bit çıkararak: – “Ne yapıyım, bende bunları kurban ediyorum diyerek, bitleri iki tırnağının arasına alıp öldürmüş. Bu olayın ardından bir gök gürlemiş,bir gök gürlemiş ki yer gök titremiş. Sözünde durmayan çoban ve sürüsü orada taş kesilmiş”

Gül İle Nevruz Efsanesi

“Nevruz bir erkekmiş ve sevgilisi güle âşıkmış. Her bahar gelişinde kayaların üzerinde çiçek açar, gülün yollarını beklermiş. Ne yazık ki gül bir türlü gelmediği gibi güneş de onu yavaş yavaş kavurmaya başlarmış. Durumu gittikçe kötüleşen Nevruz adeta inlercesine şöyle seslenirmiş: – “ Güüül ! Güüül ! Gül ! Bak sarardım, soluyorum nerdesin ?” Gül Nevruzun bütün bu inleme-lerini duyar, ancak henüz yaz gelip açılamadığı için ona bir türlü cevap veremezmiş. Nevruz her bahar çiçeklerini açıp olanca güzelliğiyle süslenerek sevgilisi gülün yollarını bekler-miş. Ancak farklı zamanlarda açıldıkları için bir türlü buluşamazlarmış. Baharın başında Nevruz çiçekle-rinin solmasına yakın bütün derelerden ve kayalıklardan aynı ses yükselirmiş: – “Güüül ! Güüül ! Gül ! Sarardım soluyorum nerdesin ?”

Kanlı Çördüğü Efsanesi

“Kâhyalı köyünde yaramaz bir çocuk varmış. İşi gücü otlaklardaki hayvanların su içtikleri su birikintilerini ve su kaynaklarını bulatmakmış. Hayvanların susuzluk içinde suya koştukları bir gün, bu çocuk yine onlar gelmeden önce bütün su birikintilerini değneğiyle bulatmış. Bulanık suyu gören hayvanların iştahı kaçmış ve gönülsüz bir şekilde sularını içmişler. Ancak, bu hayvanları güden diğer köylü çocuklarının bu olay çok ağırına gitmiş. Hemen orda ilginç bir oyuna başlamışlar. Bu oyun bir mahkemeyi canlandırmaktan ibaretmiş. Kendi aralarından hakim, savcı, katip ve mübaşir seçmişler ve çocuğu yargılamaya başlamışlar. Mahkemen çocuğa: “ağızsız, dilsiz, hayvanları susuz bırakmak” suçundan idam kararı çıkmış. Çocuğu hemen orda bir çördüğnün (armut ağacının) dalına asarak idam etmişler. Çocuğun ailesi bu işi yapan çocukları mahkemeye vermiş. Bu kez aynı armut ağacının dibinde gerçek mahkeme kurulmuş. Hakim çocukların ifadesini almış. Köyden diğer şahitleri dinlemiş ve sonunda: – ‘Senelerce bu kadar hayvanı susuz bırakan çocuğun idamına karar veriyorum. Ancak, idamı bu çocuklar yapmış, bizim yapacağımız başka bir iş kalmamış.’ diyerek davayı sonuçlandırmış. O günden sonra çocuğun asıldığı bu armut ağacının adı “Kanlı Çördüğü” olarak kalmış. Bu ağaç halen Kâhyalı köyünde durmaktadır.

Kaplumbağa Efsanesi

“Kaplumbağa bir değirmenciymiş. Buğday ve unu sürekli hileli (eksik) ölçermiş. Bir gün bir faki-rin ununu eksik ölçmüş. Haksızlığa dayanamayan fakir elini havaya kaldırarak: –‘Allah ! Ya Rabbim ! İnşallah yarımlağan başına geçer !’ demiş. O anda fakirin duası gerçek-leşmiş. Adam birden bire kaplumbağa şekline girmiş. Meğerse kaplumbağanın sırtındaki kabuğu eksik ölçüm yaptığı yarımlağasıymış. Şimdi köy çocuklarının bir kaplumbağa gördükleri zaman, tek ayağıyla kaplumbağanın üzerine basarak: – “Değirmenin yolu nere ? Götür beni değirmene.” demelerinin nedeni buymuş.

Kar ile Pırçalık Efsanesi

“Kar, pırçalığa dünür gitmiş ve ona evlenme teklifinde bulunmuş. Ancak, pırçalık bu teklifi red-dederek: – “Hayır, sana gelmeyeceğim,” demiş. Aradan bir süre geçtikten sonra pırçalık yaptığına pişman olmuş ve karın yanına giderek: – “Teklifini kabul ediyorum, artık evlenebiliriz.” demiş. Kar pırçalığın bu sözüne üzülerek şu ce-vabı vermiş: – “Zamanında gelmedin ! Bak şimdi eridim akıyorum. Daha benden ne bekliyorsun.” Diyerek evlenmelerinin artık mümkün olamayacağını belirtmiş. Kar ile pırçalık arasında geçen bu olay, her bahar tekrarlanır, ancak bir türlü evlenemezlermiş.”

Leylek ile Ters Yel Efsanesi

“Leyleğin biri şöyle bir olay anlatmış: – Gecenin birinde öyle bir kar yağdı, öyle bir kar yağdı ki neredeyse yuvama kadar çıkacaktı. Evler çökecek diye ödüm koptu. Fakat biraz sonra bir ters yel esmeye başladı. Karı öyle eritti öyle eritti ki meydana gelen sellerden dünya batacak zannettim. Ancak sabaha karşı her şey eski haline döndü. Bütün bu işler olup biterken insanlar sıcak yataklarında mışıl mışıl uyudular. Sabahleyin de hiçbir şeyden habersiz günlük işlerine koyuldular. İnsanların bu hallerine şaşıyorum.”

Meletmez Efsanesi

Meletmez Güney Köyü’nde bir yer adıdır. Rivayete göre, burada bir koyun sürüsüne kırk tane kurt saldırmış ve bütün sürüyü kırmış. Sürüdeki koyunlardan hiç biri melemeye fırsat bulamamış. Bu yüzden bu mevkie ‘Meletmez’ adı verilmiş.

Rüzgâr Efsanesi

“Rüzgar, ihtiyar bir kadınmış. Ali isminde de bir oğlu varmış. Ali bir gün evden çıkarak kaybol-muş. İhtiyar kadın, oğlu gelmeyince başlamış onu aramaya. Aklına düştükçe evinden çıkarak :” Aliiiii ! Aliiii !” diye dünyanın her yerinde onu arar , gerisin geri evine dönermiş. Ali’nin bilinmeyen bir yerde bir evi varmış. Esmeye başlayınca o evden çıkarmış. Yelin annesi: –‘Ah yavrum ! Nerelerde kaldın ? Şimdi nerelerdesin ?’ deyince, yanındakiler: –‘Oğluna ne var ! Gör ki nerde hangi gözellerin g.tünü açıyor’ demişler” Belki de bunun gibi bir çok efsanenin tesirinde kalan köylüler harman savururken, “rüzgâr kesildiğinde, kuvvetlenmesi için: –‘Yel öldü ! Yel öldü ! Haydar ! Haydar !’ diye seslenirler” (6). Yine, fırtına çıktığında ya da rüzgârın kesilmesini istediklerinde: ” Ali burda yoh ! Ali burda yoh ! Yel evine ! Ali burda yoh yel evine !” (17) “yahut da üç kere : ‘Talaz evine ! Talaz evine ! Talaz evine !’ diye bağırırlar.”

Tavşan ile Yavruları Efsanesi

“Tavşan yavrularını dünyaya getirdikten sonra yedi günü sayar ve yedinci günün bitiminde yavru-larını başına toplayarak: ‘Yedi gününüzü yetirdim Bıyığınızı bitirdim Haydi her biriniz bir dağa’ der, yavrularını birer dağa dağıtırmış.”

Tuz Efsanesi

“Hz. İsmail’in kurbanının derisi yere serildi. Et, kemik ve artan parçalar derinin içine konulup katlandı. Tam bu esnada gaipten bir ses : – ‘Ya İbrahim, o deriyi göğe savur !’ dedi. Hz İbrahim bu sesi duyar duymaz, hemen kurban derisini kucaklayarak göğe savurdu. Derinin göğe savrulmasıyla binlerce parçaya ayrılması bir oldu. Bu parçaların her birisi bir memleketlere düştü ve hangi memlekete düştüyse oradan tuz çıktı.”

Yeşil Ekin Efsanesi

Eski zamanların birinde bir hırsız yaşarmış. O kadar çok usta bir hırsızmış ki arkasında hiçbir iz bırakmaz, bu yüzden de yakalanmazmış. “Yakalanamayan hırsız beyden üstündür,” derler ya, işte öyle gününü gün edip yaşıyormuş. Ancak bu hırsızın bir iyi bir yönü varmış. Ekinleri, ekili alanları asla çiğnemez, tarlaların sınırlarından yürür, bir ot veya bir yaprağı bile incitmek istemezmiş. Bazen bir ekin tarlasını çiğnememek için başka arazilerden gider ve saatlerce yol yürürmüş. “Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge,” örneği, hırsız bir gün yakayı ele vermiş. O kadar çok suçu varmış ki, o zamanın mahkemesi asılmasına karar vermiş. Asılma günü gelmiş çatmış. Adamın boynuna ipi geçirip altından sehpayı çekmişler. Ancak adam bir türlü aşağı sarkmıyor havada öylece bekliyormuş. Görevliler hayret içinde kalmış. Belki sihirbazlık yapıyordur diyerek ipi boynundan çıkarıp sehpayı doğrultmuşlar. Tekrar ipi boynuna takarak adamı yeniden asmak istemişler. Ancak bir türlü adam aşağı sarkmıyormuş. Bu şekilde yapılan üç deneme de boşa gitmiş. Bu olaya çok şaşıran görevliler ile adam arasında şu konuşmalar geçmiş: – “Bu hal nedir ağa ? Seni bir türlü asamıyoruz ?” – “Bunu size söyleyemem.” – “Söyle, söyle, zaten kurtuldun. Asıldığı halde her ne sebeple olursa olsun ölmeyen kişi, kanunen bir daha asılmaz. Biz görevimizi yaptık, şu işin sırrını bize açıkla.” Adam bir süre düşündükten sonra derin bir nefes alarak: – “Ben ömrümde hiç yeşil ekin çiğnemedim. Ekili tarlaları çiğnememek için hep uzak yolları seçtim. Biraz önce başıma gelen olay bu iyi alışkanlığımla ilgilidir. Siz beni ne zaman asmak istedinizse yerden yeşil bir ekin çıktı ve ayaklarımın altına kadar uzayarak bana destek oldu. Beni havada tutan kuvvet buydu.” Demiş. Yeşile olan saygısı yüzünden, hırsız bu şekilde asılmaktan kurtulmuş ve kendisine bu fırsatı tanıyan Yüce Allah’a şükrederek hırsızlığı da bırakmış.



Beğendin mi? Arkadaşlarınla ​​paylaş!

1
4 paylaşım, 1 point
ohediyo

Sizin Tepkiniz Nedir?

Kızgın Kızgın
2
Kızgın
Üzgün Üzgün
1
Üzgün
İnanılmaz İnanılmaz
2
İnanılmaz
Hahaha Hahaha
0
Hahaha
Beğen Beğen
2
Beğen
Muhteşem Muhteşem
3
Muhteşem

Facebook Yorumlar